İzmir’in hafızasına barikat !

İzmir’de dün sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Halkapınar’daki tarihi “Meslek Fabrikası” nın önünde yükselen polis bariyerleri, sadece bir tahliye işleminin değil, bir kentin yerel hafızasına çekilen setin fotoğraf gibiydi. İzmir Meslek Fabrikası, yıllarca bu kentin gençlerine, kadınlarına ve iş arayanlarına birer umut kapısı olmuştu. Bugün ise bu kapıların önüne konulan demir bariyerler, “belediye personelinin içeriye girmesinin engellenmesiyle” İzmir siyasetinin en sancılı krizlerinden biri haline geldi.

Mesele kağıt üzerinde basit görünüyor: Vakıflar Genel Müdürlüğü, binanın mülkiyetinin Bayezid Baba Vakfı adına tescillendiğini belirterek tahliye istiyor. Ancak işin arka planı, 1920’lere kadar uzanan bir "un fabrikası" geçmişinden, 12 Eylül darbesiyle el konulup DGM binası yapılmasına kadar uzanan dramatik bir süreç. Ve bu fabrika 1926’da altında Atatürk’ün imzasının da bulunduğu resmi bir belge ile İzmir Belediyesi’ne devredilen tarihi bir mirastır.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay’ın "Darbeciler bile tapu dairesinden üzerlerine geçirmemişti" çıkışı, aslında meselenin sadece hukuk değil, bir siyasi irade savaşı olduğunu da kanıtlıyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilip, çürümekten kurtarılan ve kentin üretimine dahil edilen bir yapının, bir sabah ansızın polis ablukasıyla boşaltılmaya çalışılması, neresinden bakarsanız bakın "kent hakkına" saldırıdır.

Peki, bu inatlaşma kime ne kazandırır?

Vakıflar Genel Müdürlüğü “şu ya da bu şekilde” tapuyu almış olabilir.

İktidar kanadı "Hukuk yerini buldu" diyebilir.

Ve Belediye, "Hakkımızı yedirmeyiz" diyerek direnebilir.

Ancak bunların hiçbiri, tarafların kazanç hanesine “artı puan” yazmaz. Çünkü bu inatlaşmanın galibi yoktur. Tek bir mağlubu vardır o da “İzmir Halkı”dır.

Zira, o binada meslek öğrenen binlerce genç, sertifika bekleyen kadınlar ve o tarihi dokunun İzmir'in malı olduğunu hisseden her bir vatandaş bu sürecin asıl mağdurudur. Bir binayı "kagir un fabrikası" diye kayda geçirip, onu yaşayan bir eğitim yuvasından koparmak; sadece belediyeye değil, kentin sosyal dokusuna da vurulan bir darbedir.

Allah aşkına olacak şey mi? Hukuk süreçleri devam ederken, mahkeme kararlarının uygulanış biçimi, kullanılan dil ve yöntemin "şafak baskını" görüntüsü hiç yakışıyor mu? Bu fotoğraf, İzmir kamuoyunda ciddi bir rahatsızlık yaratmıştır. İzmir’in mülkü, yine İzmir’e hizmet etmek için kullanılmaya devam edilemez miydi?

Eğer bu kriz, bir "mülkiyet zaferi" olarak görülüyorsa, o zaferin gölgesinde kalan binlerce mağdur gencin gözlerine bakmak zor olacaktır. İzmir, bu tarihi binayı sadece taş ve tuğla olarak görmüyor. O bina, kentin kendi küllerinden doğuşunun, üretimin ve emeğin simgesidir.

Sonuç olarak; yarın öbür gün bariyerler kalkar, tapular el değiştirir ama İzmirli, kendi malına karşı kurulan bu barikatları asla unutmaz. Kentin hafızasına kilit vurulamaz. Gün gelir o kilit bir gün yine o kentin iradesiyle mutlaka kırılır ve açılır.