Uluslararası hukuku çiğneyerek, ABD ve İsrail’in İran’a yaptığı askeri müdahaleyi, “Molla rejimini değiştirmek” ve “uranyum zenginleştirme çalışmalarını durdurmak” biçiminde değerlendirmek akla ziyandır.
Zira; İran İslam Cumhuriyeti bir “tek adam” rejimi değil; ideolojik, kurumsal ve güvenlikçi bir yapıdır. Devrim Muhafızları, dinî otorite, istihbarat ağı ve ekonomik kontrol mekanizmalarıyla iç içe geçmiş bir sistem. Bu tür rejimler, lider kaybında ya çözülür ya da kabuğunu kalınlaştırır. Tarih bize şunu gösterir; dış müdahale algısı varsa, toplum refleks olarak konsolide olur. Ve bu “ulusal onur” eksenli bir mobilizasyon yaratabilir. İran toplumu, rejimden memnun olmayabilir ama dışarıdan gelen bir darbeye karşı iç refleksi geliştirmesi daha olasıdır. Hele ki saldırının görüntüleri aşağılayıcı bir propaganda eşliğinde servis edilmişse… Bu durum rejim karşıtlarını bile geçici olarak savunma pozisyonuna iter. “İçeride hesaplaşırız ama dışarıya karşı birlikte dururuz” psikolojisi küçümsenmemeli.
Bu noktada İsrail ve ABD’nin stratejik hesabı kritik. Amaç rejimi zayıflatmak mı, yoksa bölgesel caydırıcılık mı? Eğer hedef rejim değişikliği ise, tarih bunun dış müdahaleyle kolay olmadığını söylüyor. Irak örneği ortada. Devlet çöktüğünde demokrasi gelmiyor; boşluk geliyor. O boşluğu kim doldurur? Milisler, etnik yapılar, vekâlet savaşçıları.
Burada en hassas başlık Kürt meselesi. İran’da faaliyet gösteren silahlı Kürt gruplarının bir ittifak arayışına girdiği iddiaları doğruysa, bu sadece Tahran’ın değil Ankara’nın da başını ağrıtır. Türkiye için en kritik soru; İran’ın zayıflaması halinde, ülkenin kuzeybatısında bir otonom yapı doğar mı doğmaz mı? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İran halkının yanındayız” mesajı bu çerçevede okunmalı. Bu bir “jeopolitik pozisyon” almaktır. Çünkü; İran’ın parçalanması demek, Türkiye’nin doğu sınırında kontrolsüz bir alan oluşması demektir. Jeopolitik satrançta bazen ideoloji değil dengeler kazanır.
Peki İsrail ne kazanır?
Kısa vadede moral üstünlük ve caydırıcılık olabilir. Ancak uzun vadede İran’ın vekil güçleri üzerinden misilleme kapasitesi artabilir. Lübnan, Suriye, Irak hattında tansiyon yükselebilir. ABD açısından ise mesele seçim takvimi, enerji fiyatları ve küresel güç dengesiyle bağlantılıdır. Yani, emperyalizmin kanıksanmış “Böl ve yönet” taktiği…
İran iç siyasetine dönersek… En olası senaryo; rejimin kendi içinden bir halef üretmesi… Anayasal mekanizmalar devreye girer, yeni bir dini lider seçer. Bu süreçte “Devrim Muhafızları”nın ağırlığı artabilir. Yani sistem, daha da güvenlikçi bir forma evrilebilir. Reform beklentisi ise kısa vadede gerçekçi olmaz. Ancak, şunu da unutmamak gerekir; her otoriter yapı dış baskıyla güçlenir iç baskıyla yorulur. İran’daki ekonomik kriz, genç nüfusun beklentileri, kadın hareketleri, dijital çağın etkisi… Bunlar ortadan kalkmış değil. İran toplumu dinamiktir, bugün dışa karşı konsolide olsa bile, yarın yeniden sorgulamaya başlar.
Sonuç olarak, Ortadoğu sürprizler coğrafyasıdır. Bir liderin ölümü bazen bir devrimi başlatır, bazen devrimi dondurur. Türkiye, yaşanan gelişmelere realist bir gözle bakmak zorundadır. Çünkü İran düşerse, sadece bir rejim düşmez; bölgesel dengeler sarsılır. Sarsılan dengeler de en çok komşuları etkiler.