İnsanın nerede, ne zaman, kimin vesilesiyle ve de nasıl kemale erebileceği bilinmez. Buna karar veremezsiniz. Karar verseniz bile, hazır olmadığınız zamanda karşınıza çıkan ve sizi aydınlatmaya yemin etmiş meşale peşinize düşse bile aldırmaz, görmezlikten gelirsiniz. “Zaman efendi,” demişti bana bir zaman yaşlıca bir ağabeyim yazar çizer takımının sıkça takıldığı bir mekanda, “O gelmeden olmaz. Vakti gelmeli yani. Tam zamanı olmalı…”
Ve de devam etmişti:
“Sanki hiç yaşlanmayacakmış gibi yaşıyorsun hayatını. O Ermeni hatunun dediğine de fazla inanma. Hani, ‘Usta sen sanki 300 yıl yaşayacakmışsın gibi geliyor bana,’ demiş ya sana. Hayatın yasaları öyle işlemez evlat. Göz açıp kapayıncaya kadar benim yaşlar çalar kapını. Bir anda kendimi yetmiş beş yaşında buldum, inan bana. Ha, senin daha 25 yılın var bana kadar. Geç bunu. Çok kısacık bir zaman bu… Ve zaman acımasızdır. Işık hızıyla çıkar gelir…”
Bunları neden anlatıyorsun, ne de güzel demleniyorduk, meyhane yeri mi baba gibilerinden baktım yüzüne. Anladı vaziyeti kurt ihtiyar.
“Bu girizgaha neden ihtiyaç duydum diye merak ettin değil mi,” dedi.
“Evet” dedim.
“İnsanların elinden tutmayı pek seviyorsun evlat,” dedi, bıyık altı bir gülüş eşliğinde, “hele bir de bu elinden gelebilecek bir şeyse, hemen harekete geçiyorsun. Fena da bir tavır değil bu tabii ki. Ancak madalyonun bir de arka tarafı var. Ve orası epey sorunlu…”
Nasıl gibilerden baktım yüzüne.
“Başkaları için elinden geleni yapmak, çok insani bir tavırdır,” dedi, “onlarca nedeni de vardır bunun, ama şimdi konumuz bunlar değil. Elbette yapılmalı. Ancak senin yapmaya çalıştığın gibi değil… Hala kendini çok genç sanıyorsun. Elliye geliyorsun be… Kendinle yeteri kadar ilgilenmiyorsun. Ki, asıl dert de burada… Sanki üç yüz değil de üç bin yıl yaşayacakmış gibi davranma kendine! Hayat çok kısa evlat. Kendini yaşlılığa hazırlamaya başlarsan iyi edersin. Gülme sakın. Pek yakında çalar kapını. Kafayı kırmış, gökyüzünde deli danalar gibi dolaşan şaşkın yağmur bulutu gibi davranma. Her yere yağamazsın. Gerek de yok. Her şey kararında olmalı. Gerçi bu kararında kelamı senin deli damarına pek uymuyor, ama uydurmaya bak.”
“Ne önerirsin bana,” dedim merakla.
“İnsan önce kendi elinden tutmalı,” dedi ve devam etti:
“Duygusal dünyanı, zihnini, sağlığını, dostlarını, düşüncelerini, hayata bakışını, alışkanlıklarını, davranış kalıplarını gözden geçir. Ve onarıma ihtiyacı olanları asla ihmal etme. Kapına dayanacak olan yaşlılıkta bunlarla yol alacaksın. Geri kalan herkes ve her şey sadece yardımcı olabilir sana. Yaşlılıkta nerede ve nasıl yaşayacağına karar ver. Hemen harekete geç. Yoksa çok acı çekersin…”
İhtiyar akıllı ve haklıydı. Tablo karamsardı. O anlatırken ben yorulmuştum sanki.
“Önce kendi elimden tutmalıyım artık demek,” dedim.
“Evet,” dedi, “zamanı geldi evlat…”