İçimizdeki 3 düşman: Ego, cehalet, algılar

Gençlik zamanlarında kanımız çağıldayarak akarken, sınırımız yok iken, annem birkaç cümlelik nasihat fısıldardı kulağıma, fırsatını bulduğunda. Ancak heyhat! O zamanlar bu ipini koparmış faninin anne öğüdü bile olsa dinleyecek, rehber edinecek hali yoktu. Vakti de yoktu. Vay be, vakti de yoktu!

Sözün özü şunu derdi annem:

“Oğlum, insanın en büyük düşmanı yine kendisidir. Mesela sen, on kötü adam bir araya gelse, senin kendine verdiğin zararı veremezlerdi. Artık aklını başına al…”

Annem felsefeci değildi. O sıradan, milyonlarca ev kadınından biriydi. Ancak onda, o zamanlar bende olmayan bir şey vardı. Anadolu irfanı… Yazarın dediği gibi alim değildi, ama arifti. Sezgileri çok güçlüydü. Deneyimleri çoktu ve bunlardan ders çıkarmasını bilirdi. Bu toprağın ruhunu taşıyordu…

İşte daha o zamanlar annemin ettiği kelamdaki hikmeti anlamış olsaydım biraz da olsa, başıma sardığım sıkıntıların önemli bir bölümüyle tanışmamış olacaktım büyük bir olasılıkla.

Şimdi gelelim başlıktaki düşman arkadaşlara…

Kuşkusuz kutsal kitaplarda da ölümcül ve zinhar bulaşılmaması gereken günahlar sayılmıştır. Ancak biz burada kendi içimize dönerek, bizi en yakından ilgilendiren üçüne bakacağız…

Düşmanlardan en yamanı şişirilmiş egodur. Normal, aklı başında ego gereklidir elbette. Sınırlarımızı hatırlatır ve bizi yolda tutar. Burada sözünü ettiğim şey, egonun hastalıklı halidir. Bu da bizi kibire götürür. Gerçeklikten koparız. Kendi kusurlarımızı görmek istemeyiz. Eleştiriye kapatırız kendimizi. Her zaman haklı olduğumuza inanırız. Herkesi küçümser, kendimizi dev aynasında görürüz. Kırılgan, savunmacı ve saldırgan biri olup çıkarız. Ve bütün bunlar, bizi kendimiz hakkında cahil bırakır. Rakiplerin gerçek güç ve yeteneklerini tartamayız. Umurumuzda bile olmaz bu. Ve yenilgi kaçınılmaz hale gelir.

İkinci düşman cehalettir… Bu da aslında yine şişirilmiş egoyla bağlantılı bir durumdur. Sıradan bir cehaletten söz etmiyorum. Sıradan cehaleti tanımlayan bilgisizlik, kültürsüzlük, görgüsüzlük, hödüklük halinin insanın kendine yönelmesinden söz ediyoruz… Bunlardan uzakta olduğumuzu düşünerek kendimiz hakkında öğrenmeyi gereksiz buluruz. Olduk ya… Olduk da, bilmediğimiz şudur burada:

Artık her ne yapacaksak, cehaletimiz yüzünden içimizde “tanımadığımız biriyle” yapacağız… Ve yine her kapı zamanla yenilgiye çıkacaktır.

Üçüncü düşman ise kendine yönelik algıdır…

Ben kimim sorusuna verdiğimiz yanıttır bu aslında. Sıradan gibi görünse de insanın kendine sorabileceği en zor sorulardan biridir. Bedenini, zihnini, yeteneklerini, kendi değerini, bu hayatta kapladığın yeri tanımlar. Ve asgari bir bilgelik (hayatı ve kendini okumak) gerektirir. Aksi halde kimliğimiz hakkında doğru olanı bilemeyiz. Kendimizi yanlış tanımlarız.

Ve burada da tek bir kapı açılır önümüzde. Yanılmak ve yenilgiye uğramak…

Anneleri dinlemek gerek efendim. Her zaman ve can kulağıyla…