Hey, genç devrimci: Dinle ve sabırlı ol!

Bir zamanlar yani bu fakir genç iken, her şeyi başarabilirim, her şey mümkünmüş gibi gelirdi bana. Tez zamanda olabilirdi istediklerim. Heyecanlıydım. Ataktım. Devrimciydim. Bulunduğum her ortamda, ezberlediğim ne kadar teori varsa boca ederdim insanların üzerine. Ve o ezberlerimin her soruna çözüm getireceğine inanıyordum. Kendimizi kurtarmayı düşünmüyorduk bile, biz halkımızı kurtaracaktık…

1980 yılı kışı… 12 Eylül askeri darbesi kapıyı çalmak üzereydi. Ancak bunun ayak seslerini duymuyorduk. Biraz daha eylem yaparsak, biraz daha çalışırsak devrim olacaktı canım. Eli kulağındaydı…

İşte o sıralarda sabahları erken kalktığımda; simit, çay, boğaca eşliğinde İstanbul Kurtuluş’ta kahvaltımı yaptığım bir kahvehanede altmışlı yaşlarda bir amcayla tanıştım. Masasına davet etti, kahvaltımızı birlikte yaptık. Adam takım elbiseli, kravatlıydı. Ayakkabıları boyalı, üstü başı bakımlıydı. Görmüş geçirmiş, kentli bir yüzü vardı. Tuhaftı ama kahvedeki en az yirmi kişi onun temiz giyimli, kravatlıydı sabahın o saatinde.

“Seni tanıyorum evlat,” dedi “gerçi tanışmadık ama benim oğlum senin arkadaşındır. Ali. Seni çok iyi anlattı bana.”

Dikkatle baktım adamın yüz hatlarına. Çok benziyordu oğluna. Birkaç ayrıntıdan daha söz edince kesin emin oldum…

Aniden konuya girdi. “Sen de oğlum da çok sabırsızsınız evlat,” dedi, “ayrıca hep konuşuyor, dinlemiyorsunuz.”

Nereden çıktı bu şimdi amca diyecek oldum, eliyle sus işareti yaptı.

“Siz gençlerde esamesi bile okunmaz, ancak insan hayatında çok önemlidir sabır… Hedefe ulaşabilmek için şarttır evlat. Konuşmak için benim bir an önce bitirmemi sabırsızlıkla bekliyorsun. Durmadan konuşmak, anlatmak istiyorsun. Oğlum da senin gibi… Karşınızdakilere aldırdığınız yok. Saygısızlıktan değil, biliyorum. Sanki dünyayı kurtaracak fikirleriniz var da bir an önce anlatmak istiyorsunuz gibi bir hal…”

Sonra çayından birkaç yudum aldı ve devam etti, arada bir gözlerimin içine bakarak:

“Dinlemek ve sabır evlat… Bu ikisi hayatta çok önemlidir. Dinlemek öğrenmeni, insanları ve hayatı tanıyıp anlamanı sağlar… Sabır ise plan yapmanı, hedefine, kararlılıkla adım adım yürümeni, dahası hayatta kalmanı sağlar şu kaos ortamında… Senin şimdi başında kavak yelleri esiyor, biliyorum. Deli çağlarındasın. Acelen var. Kanın kaynıyor. Ama zaman gelecek durulacaksın. Umarım hayatta kalırsın ve o zaman da tez gelir. Aklını başına devşirir ve bu amcanı hatırlarsın…”

Sonra darbe oldu. Herkes bir tarafa savruldu. Amca 1999 depreminden hemen önce seksenli yaşlardayken ölmüş. İstanbul Feriköy’deki mezarlığa gittim. Başımla selamladım onu. Bir çiçek bıraktım mezarına.

Ve sonra, “Bir gazetede insan ve hayat üstüne yazılar yazıyorum amca ve artık dinlemeyi öğrendim. Ruhun şad olsun,” dedim ve ayrıldım kabristandan.

Sabır mı? Altmışlı yaşlarda ancak tanışabilecektim kendisiyle…