Bir şeyi ne kadar anlatmak zorunda kalıyorsan, belki de o kadar eksiktir.
Bugün öyle bir çağda yaşıyoruz ki; iyilik yapılmıyor, paylaşılıyor. Yardım edilmiyor, yayınlanıyor. Samimiyet hissedilmiyor, sergileniyor.
Oysa hakikatin en güzel tarafı, reklama ihtiyaç duymamasıdır.
Güneş doğduğunu ilan etmez. Çiçek açtığını duyurmaz. Irmak aktığını ispat etmeye çalışmaz. Çünkü hakikat, görünmek için değil; var olmak için yaşar.
İnsan da böyledir.
Karakterini sürekli anlatan değil, yaşatan kıymetlidir. Dürüst olduğunu söyleyen değil, sözüne güvenilen insandır esas olan. Vefa, sadakat, merhamet… Bunlar dilde büyüdükçe değil, hayatta karşılık buldukça anlam kazanır.
Ne yazık ki bugün görünür olmak, değerli olmaktan daha önemli hâle geldi. Alkış, vicdanın önüne geçti. Beğeni sayısı, itibarın ölçüsü sanıldı.
Oysa alkış kalabalığın sesidir; vicdan ise insanın kendi sesi.
Hakikat bazen sessizdir. Ama sessiz olması güçsüz olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, en sağlam gerçekler bağırma ihtiyacı duymaz. Çünkü bilir ki zaman, en büyük şahittir.
İnsan kendini anlatmak için ömür tüketebilir. Fakat bir tek davranış, bin cümleden daha güçlüdür.
Eskiler boşuna dememiş: “Marifet iltifata tabidir.” Ama marifetin ilk şartı, marifetin gerçekten var olmasıdır. Sadece iltifat görmek için yapılan hiçbir iş, hakikatin yükünü taşıyamaz.
Hakikat, reklamla büyümez.
Hakikat; yaşandıkça kök salar, paylaşıldıkça değil.
Çünkü insanın gerçek değeri, kendisi hakkında söyledikleriyle değil; arkasından söylenenlerle ölçülür.
Hakikatin sesi yüksek değildir; ama yankısı ömür boyu sürer.