YAŞAM

Hafızanın harflerle kurduğu gelecek

Bazı metinler yalnızca okunmaz; bir yerlerde saklanır. Çocukluğun bir köşesinde, bir şehrin ara sokağında, yasaklanmış bir cümlenin ucunda ya da yarım kalmış bir hayalin içinde… Edebiyat tam da bu yüzden yalnızca bugüne ait değildir. O, geleceğe bırakılan sessiz ama ısrarlı bir mirastır. Kuşaktan kuşağa aktarılan bu miras, her defasında yeni bir biçim alır; bazen bir çocuğun merakı olur, bazen bir yazarın cesareti, bazen de bir okurun iç çekişi.

Çocuklara anlatılan hikâyeler, bir toplumun kendisiyle kurduğu en saf konuşmadır. Esra Odman İyier’in kaleme aldığı ‘Gizemli Yolculuk’, bilginin yalnızca aktarılacak bir veri değil, deneyimlenecek bir keşif olduğunu hatırlatır. Atakan’ın insan bedeninin içinde çıktığı yolculuk, bir çocuğun ders kitaplarıyla kuramadığı bağı hayal gücüyle kurabileceğini gösterir. Ezberin tıkandığı yerde merak devreye girer. Ve merak, öğrenmenin en kalıcı hâlidir. Bu tür hikâyeler, yalnızca çocuklara bilimi sevdirmez; dünyaya soru sorma cesareti kazandırır. İşte bu cesaret, geleceğe bırakılan en kıymetli miraslardan biridir.

Ancak edebiyat her zaman masum bir yolculuk değildir. Bazı metinler, doğrudan tehlikeli sayılır. ‘Sansür’ kavramı tam da burada devreye girer. Yasaklanan şey çoğu zaman bir kelime değil, o kelimenin açabileceği ihtimallerdir. Hande Baba’nın yayına hazırladığı ‘Sansür’ kitabı, farklı yazarların kaleminden çıkan öykülerle bu ihtimalleri görünür kılar.

Her şehir, onu yaşayanların anılarıyla çoğalır. ‘Herkesin Bir İzmir’i Var’ tam da bu çoğulluğu sahiplenen bir kitap. İzmir, bu öykülerde bir fon değildir; anlatının kendisidir. Bir vapur düdüğünde, bir apartman boşluğunda, bir akşamüstü rüzgârında ortaya çıkar. Filiz Mert’in “Kortejo’dan Çıkış” öyküsünde olduğu gibi, geçmiş yalnızca hatırlanan bir zaman değil; bugünü biçimlendiren bir katmandır. Bu öyküler, okura şunu fısıldar: Bir şehirle kurulan bağ, aslında insanın kendisiyle kurduğu bağdır.

Bazı kitaplar ise yalnızca bireyi değil, bir ideali sorgular. Jack London’ın ‘Martin Eden’ romanı, başarı kavramının ardındaki boşluğu gözler önüne serer. Toplumun alkışladığı şeyle insanın ihtiyaç duyduğu anlam arasındaki mesafe, Martin’in hikâyesinde trajik bir uçuruma dönüşür. Yükselmek, kabul görmek, görünür olmak… Tüm bunlar gerçekleştiğinde geriye ne kalır? Roman, bu soruyu açık bırakır ama cevabını hissettirir: Yanlış ideallerle inşa edilen bir başarı, insanı kendinden uzaklaştırır. Martin Eden bu yüzden hâlâ okunur; çünkü modern dünyanın hâlâ veremediği cevapları kurcalar.

Ve sonra mizah gelir. Küçük, sessiz ama son derece keskin. Bir fıkra, bazen kalın kitapların söyleyemediğini tek bir cümleyle söyler. Tez danışmanını anlatan o kısa hikâye, bilginin değil, gücün belirleyici olduğu yapıları gülümseterek ifşa eder. Gülmek, burada bir kaçış değil; fark etmenin en sade hâlidir.

Tüm bu metinler bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey bir “seçki”den fazlasıdır. Bu, bir zihniyet haritasıdır. Öğrenmeye, hatırlamaya, itiraz etmeye ve anlamaya dair bir çağrıdır. Geleceğe aktarılan miras, tek bir sesle değil; çok seslilikle mümkündür. Çünkü edebiyat, en çok farklılıklar yan yana geldiğinde yaşar.

Belki de asıl mesele şudur: Hangi hikâyeleri anlatmayı seçtiğimiz. Ve hangilerini unutmamayı…

Çocuklar için: ‘Gizemli Yolculuk’

Esra Odman İyier, kaleme aldı

Atakan’ın derslerle arası bir türlü düzelmez. Aslında bu durum onu en çok şaşırtan şeydir. Çünkü Atakan tembel değildir; defterlerini düzenli tutar, ödevlerini yapar, sınavlardan önce saatlerce çalışır. Ama ne hikmetse sonuçlar hep beklediğinden düşük gelir. Özellikle de fen bilgisi… Vücudumuzun işleyişi konusu onun için tam bir bilmece gibidir. Beyin nasıl düşünür? Mide ne zaman çalışacağını nereden bilir? Bağırsaklar görevlerini kim hatırlatır? Atakan bu soruları düşünerek uykuya daldığı bir akşam, kendini çok tuhaf bir yerde bulur. Metal duvarlı, ışıkları yanıp sönen bir denizaltının içindedir. Üstelik yalnız da değildir; onun gibi şaşkın birkaç çocuk daha vardır yanında. Derken denizaltı titremeye başlar… Küçülüyorlardır! Hem de hızla! Bu özel denizaltı, içindeki yolcularla birlikte mikroskobik bir boyuta iner ve bir ilaç kapsülünün içine girer. Birazdan hepsi, ağır hasta bir insana verilecektir. Artık geri dönüş yoktur. Atakan ve arkadaşlarını çok önemli bir görev beklemektedir: Tıkanmış bir damarı açmak ve hastanın yeniden sağlığına kavuşmasını sağlamak. Yolculuk boyunca Atakan, kitaplardan ezberlediği ama bir türlü anlayamadığı bilgilerin aslında ne kadar mantıklı olduğunu fark eder. Damarların birer yol gibi çalıştığını, kanın bu yollardan taşıdığı oksijenle vücudu ayakta tuttuğunu kendi gözleriyle görür. Beynin verdiği komutlar, kalbin düzenli atışı, midenin sabırlı çalışması… Hepsi bir ekip gibidir.

Bu macera Atakan’a şunu öğretir: Öğrenmek sadece ezberlemek değildir. Görmek, deneyimlemek ve anlamak işin en önemli parçasıdır. İnsan vücudu da tıpkı bir şehir gibi kusursuz bir düzene sahiptir. Görev başarıyla tamamlandığında denizaltı yeniden büyür, Atakan yatağında uyanır. Her şey bir rüya mıydı? Belki… Ama artık derslere bakışı tamamen değişmiştir. Sınavlar hâlâ zor olabilir, fakat Atakan artık biliyordur: Merak eden bir zihin, her kapıyı açabilir.

KKM Yayınları 1. Öykü Ödülü (2024) sahibi

‘Sansür’ü yazar Hande Baba yayına hazırladı

Elmas Tunç, Elvan Arpacık, Emine Gülüş Teke, Gülnar Kandeyer, Habib Umut Kaygısız, Haydar Çavuş, Leyla Mehmetoğlu Geridönmez, Nihal Aksoy, Şahide Çömez ve Zarife Açıkel özgün eserler yazdı. Birbirinden farklı öyküler ‘Sansür’ kitabıyla okurla buluşuyor.

Sansür, yalnızca yasaklama pratiği değildir; aynı zamanda bir korku rejiminin görünür hâlidir. Söylenemeyeni, yazılamayanı, çizilemeyeni işaret ederken; toplumun neyi bilmeye “hazır” olduğuna kimlerin karar verdiğini de açığa çıkarır. Bu nedenle sansür, bireysel bir sorun olmaktan çok, kolektif bir bilinç meselesidir.

Sansür izleğiyle yüzleşmek her zaman zordur. Çünkü bu alan, konforlu cümleler kurmaya izin vermez. Kurgu üretmek, karakter yaratmak ya da “yeni” bir söz söylemek; yalnızca estetik bir cesaret değil, aynı zamanda etik bir risk almayı gerektirir. Hele ki ifade alanları sürekli daraltılan toplumlarda, her kelime potansiyel bir suç deliline dönüşebilir.

Bir yayıncının, bir yazarın ya da bir sanatçının sansürle ilişkisi çoğu zaman teorik değildir; doğrudan yaşanmıştır. Metinlere yapılan sert müdahaleler, yargı süreçleri, itibarsızlaştırma girişimleri ve görünmez baskılar, üretimin doğal bir parçası hâline getirilir. Bu baskı yalnızca üreteni değil, onun etrafındaki herkesi okuru, editörü, dostu sessizce yaralar. Sansür, dalga dalga yayılır.

Ne var ki sansürün en tehlikeli biçimi, dışarıdan gelen yasaklar değil; içselleştirilmiş olanıdır. İnsanların neyi söyleyip neyi söyleyemeyeceklerini daha cümle kurulmadan bildikleri noktada, baskı amacına ulaşmış demektir. İşte tam da bu nedenle, “bir iki üç daha fazla aydınlanma”ya ihtiyaç duyan toplumlarda ses çıkarmak başlı başına bir eylemdir. Kalemi kâğıda değdirmek, parmakları tuşlara götürmek ya da sesi rüzgâra katıp müzik yapmak…

Sansür, sanatı durduramaz; ama onu yaralayabilir. Düşünceyi yok edemez; fakat dolaşımını yavaşlatabilir. Yine de tarih bize şunu defalarca göstermiştir: Baskının olduğu yerde direnç de vardır. Yasaklanan her söz, başka bir biçimde yolunu bulur. Çünkü insan, anlatma ihtiyacından vazgeçmez. Sansür, bir son değil; sürekli yeniden kurulan bir mücadele alanıdır. Ve bu alanda atılan her küçük adım, özgürlüğün hafızasına kazınır.

‘Herkesin Bir İzmir’i Var’ öykülerden oluşuyor

Yazar Filiz Mert’ten Kortejo’dan Çıkış

Şehirler yalnızca sokaklardan, binalardan ve meydanlardan ibaret değildir. Onları asıl yaşatan, hafızada bıraktıkları izlerdir. “Herkesin Bir İzmir’i Var” adlı öykü kitabı, tam da bu izlerin peşine düşerek İzmir’i tek bir anlatıya sığdırmak yerine, çoğul bir hafıza alanı olarak yeniden kuruyor. Fethiye Demirsöz’ün derlediği ve Yakın Kitabevi tarafından yayımlanan kitap, 18 yazarın kaleminden çıkan öykülerle okuru İzmir’in farklı zamanlarına, duygularına ve yüzlerine davet ediyor.

Kitabın sunuş yazısında dile getirilen “İzmir, her kalpte başka bir ritimde atıyor” cümlesi, aslında tüm kitabın omurgasını oluşturuyor. Çünkü bu öykülerde İzmir tek bir şehir olarak değil; çocukluğa açılan bir vapur sesi, Kordon’da yarım kalmış bir gençlik, bir akşamüstü rüzgârına sinmiş ayrılık hüznü olarak karşımıza çıkıyor. Ortak olan mekânlar olsa da her anlatı, kendine özgü bir İzmir yaratıyor.

Geniş yazar kadrosu, İzmir’in semtlerini, sokaklarını, denizle kurduğu ilişkiyi ve çokkültürlü yapısını farklı bakış açılarından ele alıyor. Karataş’tan Karantina Adası’na, Kortejo’dan Tenekeli’ye uzanan mekânlar; yalnızca coğrafi noktalar değil, hafızanın düğümlendiği yerler hâline geliyor.

Filiz Mert’in “Kortejo’dan Çıkış” adlı öyküsü bu anlamda kitabın dikkat çeken metinlerinden biri olarak öne çıkıyor. Geçmişle bugün arasında kurduğu bağ, İzmir’in çok katmanlı tarihine sessiz ama derinlikli bir bakış sunuyor. Benzer şekilde diğer öyküler de ayrılık, büyüme, bekleyiş, kayıp ve dönüş gibi temalar etrafında birleşerek okurun kendi anılarıyla temas kurmasını sağlıyor.

Kitapta Altuğ Hasözbek “Beş Taş”, Aysun Tanyeri “Giden Mutlu mu Sence?”, Ayşegül Gümrah Tuncel “Başlamak İçin İyi Bir Yer”, Belma Sakalar Bahçekapılı “Tenekeli’de Bir Akşam”, Burçak Sınmaz “İki Mavi Arasında”, Ceren Ünal “İnsan Büyüyünce Gider mi?”, Derya Canıtez Akbalçık “Kemik Tarak”, Elif Sertuç “Kaydetmekle Kaybetmek Arasında Bir Yer”, Fethiye Demirsöz “Elinin Hamuruyla”, Filiz Mert “Kortejo’dan Çıkış”, Hatice Özgiden “Evdeki Yabancı”, Melda Vardarlı “Öğlen Üçte Saat Kaçtı?”, Melis Uluğtekin “İzmir’e Bir Dahaki Gelişinde”, Murat Karabulut “Karataş’ın Ötekisi”, Müzeyyen Özden Atasağun “Karantina Adası”, Nurcan Kaya “Ah O Kapı Mandalının İpi”, Pınar Kılıç “Tina’nın Kurtuluşu”, Zeynep Bıyıklı “Kavuşamaz İki Yaka” adlı öyküleriyle yer aldı.

Çok okunanlarda bu hafta:

Jack London’dan Martin Eden

Jack London’ın yarı otobiyografik romanı Martin Eden, yalnızca bireysel bir yükseliş hikâyesi değil; 20. yüzyıl başı Amerikan toplumunun sınıf, ideoloji ve başarı kavramlarını sorgulayan sert bir anlatıdır. Roman, çalışkanlık ve yetenekle herkesin yükselebileceği düşüncesini merkeze alan Amerikan Rüyası’nı hem görünür kılar hem de bu idealin içsel ve toplumsal çelişkilerini açığa çıkarır.

London, Martin Eden karakteri üzerinden farklı sınıflar arasındaki zihniyet uçurumunu incelikle sergiler. İşçi sınıfından gelen Martin, burjuva çevrelerle tanıştığında yalnızca ekonomik değil, kültürel ve düşünsel bir yabancılaşma da yaşar. Eğitim, dil, estetik anlayış ve ahlaki değerler; sınıflar arasında görünmez ama sert sınırlar çizer. Martin’in bu sınırlara karşı verdiği mücadele, bireysel azmin ötesinde ideolojik bir çatışmaya dönüşür.

London burada açık bir eleştiri sunar: Toplum, yeteneği değil; başarıyı kutsar. Değer, içeriğin değil, sonucun etrafında şekillenir. Martin’in trajedisi de tam bu noktada derinleşir. Uğruna her şeyini feda ettiği hedefe ulaştığında, içsel motivasyonunu yitirmiştir. Yükselmek için çıktığı yol, onu anlamdan yoksun bir boşluğa sürükler.

Martin Eden, bireysel başarının mutlak bir kurtuluş olmadığını, aksine yanlış ideallerle beslendiğinde yıkıcı sonuçlar doğurabileceğini gösterir. Roman, Amerikan Rüyası’nı romantize etmek yerine, onun yarattığı hayal kırıklığını ve yalnızlığı cesurca ortaya koyar. Bu nedenle eser, yalnızca döneminin değil, modern insanın başarı ve kimlik arayışının da zamansız bir anlatısı olarak önemini korur.

Biraz Da Gülelim

Tez Danışmanınız Kim?

Bay Tilki bir gün ormanda dolaşırken Bay Tavşan’a rastladı. Bay Tavşan bir şeyler yazmakla meşguldü.

- Kolay gelsin, Bay Tavşan. Ne yazıyorsunuz?

- Doktora tezimin 1. bölümünü yazıyorum...

- 1. bölümde teziniz ne?

- Tavşanlar tilkileri nasıl parçalar? - Yapmayın! Bu hiç de doğru değil. Bu bir bilim adamına yakışmayacak ciddiyetsizlik. Teziniz kökten yanlış.

- Yaa..! Öyle mi? dedi Bay Tavşan, ‘Pekiii, gel de deneysel kanıtı gör öyleyse.’

Bay Tavşan önde Bay Tilki arkada çalılığın arkasına doğru ilerlediler. Bir süre sonra Bay Tavşan yüzünde gülümsemeyle çalılıktan çıkıp geldi ve yerine oturarak yazmaya devam etti.

Bir zaman geçti. Bay Kurt'un yolu Bay Tavşan'ın bulunduğu yere düştü. Bay Kurt sordu:

- Kolay gelsin, Bay Tavşan. Ne yazıyorsunuz?

- Doktora tezimin 2. bölümünü yazıyorum...

- 2. bölümde teziniz ne?

- Tavşanlar kurtları nasıl parçalar? - Yapmayın! Bu doğru değil. Bu bir bilim adamına yakışmayacak ciddiyetsizlik. Teziniz kökten yanlış.

- Yaa..! dedi Bay Tavşan, ‘Gel de sana deneysel kanıt göstereyim.’

Bay Tavşan önde Bay Kurt arkada çalılığın arkasına doğru ilerlediler. Bir süre sonra Bay Tavşan yüzünde gülümsemeyle çalılıktan çıkıp geldi ve yerine oturarak yazmaya devam etti.

Biz de neler olduğunu merak ettik, tabii. Çalılığın arkasına dolanıp baktık ki Majesteleri Aslan, ormanın kralı, haşmetle oturuyor ve etrafında parçalanmış kurt ve tilki.

Kıssadan hisse:

Tezinizin ne olduğu hiç önemli değildir; önemli olan tez danışmanınızın kim olduğudur.

Anayasaya sığmayan

Bir kelimeyi masaya koyuyorum

masa kırılıyor

çünkü kelimeler mobilyaya inanmaz

Bir duygu geçiyor içimden

dur diyorum

önce adını söyle

adı yoksa

şiir de yok

Kelimelerle kavga ediyorum bazen

ben yumruğumu kaldırmadan

onlar anlamı kanatıyor

en çok da suskun heceler.

Tuğçe Yerdelen ile Kitap Saati