Bu yıl 72’ncisi düzenlenen Sait Faik Hikâye Armağanı, Türkiye’nin en köklü ve en prestijli edebiyat ödüllerinden biri olma özelliğini koruyor. Darüşşafaka Cemiyeti’nin öncülüğünde, Türkiye İş Bankası ve İş Bankası Kültür Yayınları’nın iş birliğiyle sürdürülen bu armağan, her yıl çağdaş Türk öykücülüğünün nabzını tutan bir seçki sunuyor. Yarışmaya yalnızca bir kitapla değil, bir edebi duruşla katılmak gerekiyor; çünkü Sait Faik adı, edebiyatta samimiyetin, yalınlığın ve insan sevgisinin simgesi olarak kabul ediliyor.
Ödülün en dikkat çekici yönlerinden biri, yeni sesleri teşvik ederken nitelikten ödün vermemesi. Daha önce bu armağanı kazanmamış yazarların, yayımlanmış ve herhangi bir ödül almamış hikâye kitaplarıyla başvurabilmesi, yarışmayı hem adil hem de heyecan verici kılıyor. Ön jüri ve ana jüri süreçlerinin titizlikle yürütülmesi, seçilen eserlerin yalnızca dönemsel değil, kalıcı bir edebi değer taşımasını amaçlıyor.
Bu yıl ikinci kez verilecek olan Doğan Hızlan Özel Ödülü ise armağana ayrı bir anlam katıyor. Yıllar boyunca eleştirmen, denemeci ve edebiyat insanı kimliğiyle sayısız yazara yol göstermiş olan Doğan Hızlan’ın adına verilen bu ödül, kısa listeye kalan eserler arasından bir yazara takdim ediliyor. Böylece ödül, yalnızca “en iyiyi” değil, edebi sürekliliği ve potansiyeli de görünür kılıyor. Bu yönüyle Doğan Hızlan Özel Ödülü, teşvik edici ve geleceğe dönük bir anlam taşıyor.
Unutma
Işık Öğütçü
Işık Öğütçü, Türk edebiyatında daha çok sabırlı bir araştırmacı, titiz bir arşiv emekçisi olarak tanınır. Yıllar boyunca sandıklardan, iple bağlanmış dosyalardan ve unutulmaya yüz tutmuş aile arşivlerinden gün yüzüne çıkardığı belgelerle edebiyat tarihine sessiz ama kalıcı katkılar sundu. Unutma ise bu sessizliğin içinden gelen, uzun süre kendi sandığında beklemiş şiirlerin okurla buluşmasıdır. Bu yönüyle kitap, yalnızca bir şiir toplamı değil; aynı zamanda gecikmiş bir iç konuşmanın kaydıdır.
Unutma’daki şiirler yüksek sesle konuşmaz. Onlar daha çok insanın kendi kendine kurduğu cümleler gibidir. Bazen mutfak masasında, bazen bir tren penceresinde, bazen de gecenin en savunmasız saatinde belirirler. Öğütçü’nün dili yalındır; fakat bu yalınlık bir eksilme değil, bilinçli bir arınmanın sonucudur. Şiir, süslenmek yerine durulaşır; kelimeler azaldıkça anlam yoğunlaşır. Kitapta aşk, ayrılık, özgürlük, aile, doğa ve umut gibi temalar sıkça karşımıza çıkar. Ancak bu kavramlar soyut bir romantizmin içinde dolaşmaz. Aşk, gündelik hayatın içinden gelir; özgürlük, büyük sloganlardan çok küçük direnç anlarında hissedilir. Umut ise şiirlerin merkezinde durmaz, daha çok “katık gibi” eşlik eder hayata: Olmazsa eksik hissedilen ama varlığıyla da sessizce güç veren bir unsur olarak.
Öğütçü’nün şiirlerinde dikkat çeken bir başka özellik ise nükte ile hüznün yan yana durabilmesidir. Okur, bir dizede gülümserken hemen ardından içini burkan bir duyguya sürüklenir. Bu geçişler ani değildir; aksine hayatın kendisi gibi doğaldır. Şair, acıyı yüceltmez ama ondan kaçmaz da. Hüzün, burada bir ağırlık değil, deneyimin doğal bir parçasıdır. Unutma, her yaştan okura seslenen bir kitap. Hayatın içinden geçmiş olanlar için bir durup bakma, geriye dönüp anlama alanı sunarken; yolun başındakiler için de ilk heyecanların, ilk kırılmaların sesi oluyor. Büyük laflar etmeyen ama uzun süre akılda kalan şiirleriyle, okuru yormadan düşünmeye davet ediyor.
Büyük Hüzün
Mustafa Gökçek
Mustafa Gökçek’in Büyük Hüzün adlı romanı, bireyin varoluşsal sorgulamasını toplumsal vicdanla buluşturan güçlü bir anlatı olarak öne çıkar. Yazar, “Bizler kimdik, nereden gelip nereye gidiyorduk?” sorusuyla okuyucuyu yalnızca bireysel bir iç hesaplaşmaya değil, aynı zamanda içinde yaşanılan toplumsal düzenin sorgulanmasına davet eder. Bu soru, yaşamın yalnızca yemek, içmek gibi biyolojik gereksinimlere indirgenip indirgenemeyeceğini, hatta bireyin bu gereksinimlerin bir tür boyunduruğu altına girip girmediğini düşündürür.
Romanın temel izleği, toplumun adaletsizlikler karşısındaki edilgenliğidir. Gökçek, kötülüğün kaynağını yalnızca onu üretenlerde değil, ona sessiz kalanlarda da arar. “Dünya kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir” düşüncesi, romanın ahlaki omurgasını oluşturur. Bu yaklaşım, okuru pasif bir gözlemci olmaktan çıkarıp sorumluluk almaya zorlayan bir bilinç yaratır.
Yazarın romanı yazma kaygısı, özellikle acı deneyimlerle büyüyen çocuklar ve gençler üzerinden şekillenir. Geçmişlerinde travmalar taşıyan, hâlâ farklı coğrafyalarda benzer acıları yaşamaya devam eden bu kuşakların geleceği, Gökçek’in zihnini meşgul eden temel sorudur: “Ne olacak bu çocuklar, ne olacak bu gençler?” Bu soru, romanda yalnızca bireysel bir endişe değil, toplumsal bir alarm niteliği taşır. Çünkü yanıtı ertelenen her soru, gelecekte daha derin yaralar açacak bir sessizliğe dönüşür. Büyük Hüzün, ceza ve tutukevlerinde yaşanan acıları merkeze alarak kapalı mekânları bir metafor haline getirir. Bu mekânlar, yalnızca mahkûmların değil, onları görmezden gelen toplumun da vicdanını hapseden alanlardır. Yazarın ifadesiyle, içeride biriken acı, ızdırap ve olgular, aslında dışarıdaki hayatın aynasıdır. Bu nedenle Gökçek, böylesi bir düzenin “salt yaşamak” olarak tanımlanamayacağını vurgular; çünkü yaşam, yalnızca nefes almak değil, adalet ve insanlık bilinciyle var olabilmektir.
Aşkın Özlemi
Çağdaş Subaşı
Çağdaş Subaşı’nın Aşkın Özlemi adlı eseri, aşkın yalnızca bir duygu değil; aynı zamanda insanın kendisiyle yüzleşme, yeniden doğma ve hayata tutunma biçimi olduğunu güçlü bir dille ortaya koyar. Kitap, her bitişin bir son olmadığını; aksine yeni başlangıçlara açılan bir kapı, insana sunulan bir fırsat ve umut olduğunu vurgular. Bu yönüyle eser, okurunu geçmişin ağırlığından sıyrılmaya ve hayata yeniden dönmeye davet eder.
Eserde sıkça karşılaşılan temel düşünce, insanın kendi hayatının sorumluluğunu alması gerektiğidir. “Unutma ki bir hayatın var, onu gönlünce yaşa” anlayışı, kitabın omurgasını oluşturur. Subaşı, okura sevmeyi ve sevilmeyi hatırlatırken, bunun ancak insanın kendi içindeki umutları aydınlatmasıyla mümkün olacağını söyler. Aşk, bu bağlamda bir başkasına duyulan özlemden çok, insanın kendi kalbine yeniden ışık tutma cesaretidir.
Aşkın Özlemi, unutmak ile affetmek arasındaki ince çizgiyi de sorgular. Yazar, bu ikilemin ötesinde daha derin bir kavramı işaret eder: vazgeçebilmek. Vazgeçmek, teslim olmak değil; insanı yoran, tüketen duyguları geride bırakabilme olgunluğudur. Bu bakış açısı, kitabı klasik bir aşk anlatısından çıkarıp psikolojik ve felsefi bir derinliğe taşır.
Eser, aşk acısını, kayıpları ve hayal kırıklıklarını anlatırken aynı zamanda iyileşmenin mümkün olduğunu açıklayan bir eserdir. Okura, sol yanındaki umutları yeniden uyandırmasını ve hayatı ertelemeden, cesaretle yaşamasını öğütler. Bu yönüyle kitap, sadece bir aşk kitabı değil; yeniden başlama cesaretini arayan herkes için içsel bir yolculuktur.
Bir Aşk Hikâyesi
Evren Özdamarlar
Evren Özdamarlar’ın Bir Aşk Hikâyesi adlı eseri, adının sade ve yalın çağrışımına rağmen, derinlikli bir iç dünyayı ve karmaşık duygusal katmanları içinde barındıran bir anlatıdır. Kitap, aşkı yalnızca iki insan arasında yaşanan romantik bir bağ olarak ele almaz; aksine, insanın kendisiyle, geçmişiyle ve hayalleriyle kurduğu ilişkiyi de bu kavramın merkezine yerleştirir. Bu yönüyle eser, klasik bir aşk anlatısının ötesine geçerek okuru içsel bir sorgulamaya davet eder.
Kitap boyunca aşk, bazen bir umut, bazen bir özlem, bazen de insanı dönüştüren bir sınav olarak karşımıza çıkar. Özdamarlar, aşkın idealize edilmiş yönlerini yüceltmekten ziyade, onun kırılgan, yaralayıcı ve öğretici taraflarını ön plana çıkarır. Bu yaklaşım, eseri daha gerçekçi ve okura daha yakın kılar. Okur, anlatılan duygularda kendi yaşanmışlıklarından izler bulur; çünkü Bir Aşk Hikâyesi, herkesin kalbinden en az bir kez geçen soruları dillendirir: Sevmek mi daha zor, vazgeçmek mi? Hatırlamak mı acıtır, unutmak mı?
Eserin dikkat çeken yönlerinden biri, duyguların yalın ama etkili bir dille aktarılmasıdır. Yazar, süslü anlatımlardan kaçınarak sade bir dil kullanır; ancak bu sadelik, metnin duygusal yoğunluğunu azaltmak yerine güçlendirir. Kısa cümleler, içsel monologlar ve sezdirerek anlatma tekniği, okurun metinle daha güçlü bir bağ kurmasını sağlar. Aşk burada yüksek sesle haykırılmaz; daha çok kalbin içinde, sessiz ama derin bir yankı olarak hissedilir.
Bir Aşk Hikâyesi, aynı zamanda zaman kavramı üzerine de düşündüren bir eserdir. Geçmişin izleri, bugünün kararları ve geleceğe dair belirsizlikler, aşkın kaderini belirleyen unsurlar olarak ele alınır. Yazar, aşkın bir anlık coşku değil; zamanla değişen, dönüşen ve bazen de insanı olgunlaştıran bir süreç olduğunu hissettirir. Bu bağlamda kitap, yalnızca bir ilişkiyi değil, insanın duygusal evrimini de anlatır.
Türk Edebiyatının Vazgeçilmez Eseri
Sait Faik Abasıyanık-Semaver
Sait Faik Abasıyanık’ın 1936 yılında yayımlanan Semaver adlı ilk hikâye kitabı, Türk öykücülüğünde yeni bir sesin doğuşunu müjdeler. Bu eser, yalnızca bir başlangıç kitabı olmanın ötesinde, yazarın ilerleyen yıllarda geliştireceği anlatım anlayışının temel taşlarını içinde barındırır. Semaver, sıradan hayatların içindeki olağanüstü duyguları görünür kılan, insanı merkezine alan bir edebiyatın habercisidir.
Hikâyeler, belirgin bir olay örgüsünden çok, atmosfer ve duygu üzerine kuruludur. Sait Faik, büyük anlatılardan uzak durur; gözünü sokağa, kahve köşelerine, deniz kıyılarına ve yoksul mahallelere çevirir. Onun kalemi, görünmeyeni görünür kılma çabasındadır. Balıkçıların sessiz sabahları, çocukların oyunla unuttukları yoksulluk, işçilerin ekmek kavgası, yazarın anlatısında birer edebi değere dönüşür. Kitaba adını veren “Semaver” hikâyesi, bu anlayışın en çarpıcı örneklerinden biridir. Hikâyede semaver, yalnızca bir eşya değil; emekle yoğrulmuş bir yaşamın, dayanışmanın ve sessiz mutlulukların simgesidir. Sıradan bir işçinin hayatı, abartıya kaçmadan, romantize edilmeden anlatılır. Okur, kahramanın sevincine de hüznüne de mesafeli bir tanık değil; içten bir ortak hâline gelir. Bu durum, Sait Faik’in anlatım gücünün temelinde yatan empati duygusunu ortaya koyar. Semaver’de doğa, arka planda duran bir dekor olmaktan çıkar; hikâyelerin yaşayan bir parçasına dönüşür. Deniz, rüzgâr, martılar ve sokaklar, insanlarla aynı dili konuşur. Yazarın doğayla kurduğu bu iç içe ilişki, insanın yalnızlığını hafifletir; anlatıya dingin ama derin bir ritim kazandırır. Bu bağlamda Semaver, şehirle doğa arasında kurulan sessiz bir dengeyi de yansıtır.
Biraz da Gülelim
Şemsiye
Yıllar önce İngiltere'de erler şemsiye kullanmazmış. Şemsiye taşıma hakkı sadece subaylara tanınıyormuş. O yıllarda bir gün genç teğmenlerden biri, koltuğunun altında bir şemsiye ile hızlı hızlı yürüyen eri görünce, beyninden vurulmuşa dönmüş.
Eri çağırarak:
―Bu ne küstahlık, demiş ve şemsiyeyi aldığı gibi dizinde iki parça etmiş.
Bu sana bir ders olsun, bir daha böyle küstahlıklar yapma!
Neye uğradığını anlamayan er :
―Baş üstüne, diyerek selamı çakmış ve şöyle sormuş :
―Teğmenim, beni az önce evine yollayan general şemsiyesini istediğinde kim kırdı diyeyim?
Tuğçe Yerdelen ile Kitap Saati