YAŞAM

‘Daha çok oku daha az yaz’

ESKİ İSTANBUL’UN İZİNDE BİR EDEBİYAT ADAMI: ATİLLA BİRKİYE

Atilla Birkiye, geçmişin İstanbul’unu, edebiyatın değişen yüzünü ve yazarlığın temel sorularını değerlendiriyor: “Daha çok oku, daha az yaz” dediği gençlik yıllarındaki kendisinden bugün yapay zekâ çağındaki yazara uzanan yolculuğunda, edebiyatın vazgeçilmezini duygu ve etik olarak tanımlıyor

Edebiyat, kültür ve düşünce dünyasında uzun yıllardır iz bırakan Atilla Birkiye; yazarlık, editörlük ve eleştirmenlik serüvenini bir ömür boyu süren okuma, sorgulama ve yeniden düşünme pratiği üzerine kurdu. Yetmişli yılların İstanbul’undan bugünün değişen kentine, Marksist düşünceden edebiyatın estetik meselelerine, Binbir Gece Masalları’ndan yapay zekâ çağında yazarlığın geleceğine uzanan bu söyleşide Birkiye; belleğinde yer eden şehirleri, beslendiği düşünürleri ve edebiyata bakışını anlatıyor.

70’li yılların İstanbullu mu bugünün İstanbullu mu yazarlık serüveninizde görünmeyen ama belirleyici bir rol oynadı? Bugün geriye baktığınızda en çok hangi düşünürün izini taşıdığınızı düşünüyorsunuz?

Kuşkusuz yetmişler. Hatta altmışlardan seksenlere kadar desem daha doğru yani kendimi bildiğimden beri. Eyüp doğumluyum, dokuz buçuk yaşımda Bakırköy'e taşındık, doğa yeşil, yani banliyö! İstanbul'da bu banliyö dediğimiz yerleşim tipini yok ettiler, oysa banliyö dediniz mi, iki katlı, en fazla üç katlı, ağaçlı, yeşilli, çiçekli güllü bir semt gelirdi aklınıza. Avro bu kadar değilken, İtalya'ya, özellikle Toscana bölgesine birkaç kez gitme fırsatını yakaladım, orada şehirciliğin ne olduğunu görüyorsunuz! Kır, kasaba, küçük kent, kent, şehir nasıl olabilir, olmalı görüyorsunuz. Belki böyle karşılaştırmalar yapmak doğru değil ama ister istemez neden "düzenli", "yeşil" olmasın diyorsunuz. Bugünün İstanbul'unun kuşkusuz bir yazar için farklı özellikleri olabilir, yani bu "kaos" size farklı kapılar açabilir, o başka ama ben eskisini tercih ederim.

Marx-Engels çok etkilemiştir beni, Lenin de. Her ne kadar maddeci bir felsefeyi benimsesem de sanki Kant ve Hegel'in başka bir yeri vardır; benim için Diderot'a da özeldir. Daha çok "bir tavır alış" olarak Sartre'ın adını anmak isterim. Kuşkusuz özellikle "ifade" bağlamında Benjamin'in de adını anmalıyım. Öte yandan bu vesileyle Lukács'a değinmek isterim. Kuşkusuz serttir, "Ortodoks Marksist" vb olarak yorumlanır, tamam da onun Estetik'i bir baş yapıttır, antik çağ sanatının ele alınışı, katharsis vb, özellikle "mimesis" konusu bence çok önemlidir. Lukács'ı "sosyalist gerçekçi" diye eleştirenler (bunu da pek anlayamam ya!) "sanki" Estetik'i okumamış gibi gelir bana!

Editör olarak yıllarca başkalarının metinlerini geliştirdiniz. Kendi metinlerinize editör gözüyle bakarken en acımasız olduğunuz nokta nedir?

Bunu tam olarak yanıtlayamayacağım. İnsan kendisine pek acımasız davranamıyor galiba! Metinlerimi elimden geldiğince tekrar tekrar okuyorum...

Binbir Gece Masalları'nı hazırlarken sizi en çok şaşırtan ya da bugünün okuruna hâlâ söyleyecek sözü olduğunu düşündüğünüz hikâye hangisidir?

Masallar'da sıkça geçen, genel olarak bugün de entrikayı, yalanı, tecavüzü, şiddeti görüyoruz! Beni en çok etkileyen adı böyle değildir ama böyle söyleyeyim, "Prens Şarkan ile Abriza Ece"nin öyküsüdür. Bu yaklaşık bir buçuk cilt sürer, sanki bir preromandır. Masallar hakkında söylenecek çok şey var, sayfalar tutar; yemek tariflerinin de epeyce etkileyici olduğunu ve bugüne gelebileceğini söyleyebilirim ama alım gücünüz varsa tabiî!

‘İSTANBUL BOZULMUŞTU’

Gazete köşe yazarlığı döneminizde yazdığınız ama bugün yeniden yazmak isteyeceğiniz bir konu var mı? Neyi farklı söylerdiniz?

Kültür-sanat sayfasında yazdığımdan, konularım edebiyat, sanat, kültürdü, kuşkusuz edebiyattan el alarak aşk'ı, İstanbul’da çokça yazdım. Bilemiyorum açıkçası, İstanbul zaten bozulmuştu, belki İstanbul'a ilişkin yazılar daha ağırlık olurdu, gerçi o da hep yakınma oluyor, sanki güzellikleri bulup çıkarmak daha mantıklı, bu kadar bozulmuşluğuna karşın hâlâ o güzellikler var, öte yandan genelde olduğu gibi şehrin yoksul sayısı da hiç az değil!

Edebiyat, tiyatro ve televizyon arasında anlatım dili açısından sizi en çok zorlayan mecra hangisiydi?

Tiyatro ve televizyonda çok yapıtım yoktur. Yukarıda sözünü ettiğim masalın (Prens Şarkan...) lirikleri (evet bir uyarlama var), bir de yazdığım tek kişilik bir oyun (Gümüşsuyu Papatyalar) var. Tek kişilik oyunlar dramatik olarak ister istemez dallı budaklı olmuyor, belki şiirsel bir metin diyebilirim, gerçi toplumsal bir sorunu gündeme getirdiğini de söyleyebilirim. Doksanlı yıllarda Nezihe Araz'ın yazdığı ve TRT-1'de gösterilen Yaz Evi dizisinin son yirmi altı bölümünü yazmıştım, ilk on yedi bölümünde iki yazar arkadaşım da katkısı çoktur. Diyalog yazmak çok güç, Orhan Kemal'i anmalıyım burada; bir de şimdilerde gördüğüm yeni bir dil "icat etmek" değil, Türkçe'yi elden geldiğince "güzel", "aydınlık" olarak sunmak... Kuşkusuz en zorlayıcı mecra, edebiyat...

Bir metnin "iyi edebiyat" olduğuna karar verirken ilk baktığınız şey nedir: dil, düşünce, ritim, yoksa cesaret?

Bunu kısaca yanıtlayayım, cesaret'i şimdilik bir kenara kaldırırsak, sanırım hepsi.

Genç yazarlarda en sık karşılaştığınız güçlü yan ve en büyük eksiklik nedir?

Doğrusunu söylemek gerekirse son yıllarda, ne yazık ki "yeni"yi pek izleyemiyorum, dergilerdeki ürünler hariç, ayrıca eskisi gibi onlarca dergiyi de izleyemiyorum! Güçlü yan ya da eksiklik diye tanımlamadan, izleyebildiğim kadarıyla yukarıdaki soruda ifade ettiğiniz "cesaret" var diyebilirim, bu görülüyor. Yanı sıra özellikle "oyun" ve "yapı"yı öne çıkartma da görülüyor, özcesi, bunları kendime çok yakın bulmam.

Şiir sizin için yazılan bir tür mü, yaşanan bir hâl mi?

Çok zor sorular soruyorsunuz! Her şeyden önce kendimi hiç şair olarak görmem, olsa olsa bir şiir heveslisi diyebilirim. Belki okurda bunun karşıtı bir izlenim doğuracak kadar şiir kitabı yayınladım. Evet, bu doğru. Öylesine büyük şairlerimiz var ki insan heves edemeden duramıyor! Özcesi sorunuzun yanıtı, her ikisi de...

MÜZİKLİ OYUN

Tiyatro sahnesine uyarladığınız eserlerde sadakat mi, yeniden yaratım mı sizin için daha önemlidir?

Aslında çokça uyarladığım metin yok, tasarılar hariç, bitmiş olarak dört adet var. Biri yukarıda sözünü ettiğim, sergilenmiş olan Binbir Gece Masalları'ndan uyarlama, Anlat Şehrazat müzikali, orada da baştan sona şarkı sözleri vardır, tamam dramatik bir yapı vardır ama "metin" baştan sona liriklerle yürür. Aşk-ı Memnu'yu müzikli oyun olarak uyarlamıştım ama ne yazık ki sergilenmedi. Benzer şekilde Yaban'ı da yine müzikli oyun biçiminde uyarlamıştım o da sergilenmedi. Bir de, Haşek'in ünlü Aslan Asker Şvayk romanının özellikle "Prag bölümü" diyebileceğimiz kısmından yine müzikli oyun biçimde bir uyarlama yapmıştım. Bu, Devlet Tiyatroları'nın repertuar kurulundan geçti ama bugüne kadar sergilenmedi. Bu vesileyle Celâl Üster'in enfes çevirisini belirteyim, çünkü uyarlamayı çeviri metinden yapmıştım. Sonuç olarak metne sadık kalma, bu bir tanımsa, evet bunu seçtim diyebilirim.

1978 yılında ilk yazısını yayımlayan genç Atilla Birkiye ile bugün karşılaşsanız ona tek bir cümleyle ne söylemek isterdiniz?

Daha çok oku, daha az yaz!"

Yapay zekânın edebiyat üretiminde yer almaya başladığı günümüzde sizce insan yazarı vazgeçilmez kılan özellik nedir?

Evet çağımız böyle bir yere gidiyor, hani bildik deyişle zamanımız böyle! Yapay zeka konusunda pek bilgim yok, çok da ilgilenmiyorum, belki bu ayıplanacak bir eylem ama şimdilik böyle ki zaten ona "Sunî Herif" diyorum, biraz cinsiyetçi olsa da kadın'ı kullanmak istemiyorum! Dediğim gibi egemen olduğum bir konu değil; genel olarak görünen ya da kabaca, "duygu" ve "etik" diyebilirim.

Türkiye kültür sanat alanında ne durumda? Geçmişi özlüyor musunuz?

Geçmişteki birçok dönemin, bugünle karşılaştırılamayacak kadar düzeyli, verimli, olumlu olduğuna yürekten inanıyorum ancak sıfır noktasına dönemiyoruz, onun için günümüz koşulları içinde –ve gelecek'i de bir şekilde hesaba katarak– eylemimizi gerçekleştirmeliyiz. Şimdiki durumda sanki bir "hayatta kalma" mücadelesi var.