Cehalet kader olamaz !

Geçen gün, “yurdum insanı” ile ilgili sosyal medyada bir hayli paylaşılan bir araştırma düştü önüme. Kültürel gelişmişliğimiz bakımından ilginç rakamlar ve karşılaştırmalar vardı içinde… Onların detayına girmeyeceğim… Ancak, araştırmanın başlığı çok çarpıcıydı; “Cehalet kader midir?” Bu soruya takılıp kaldım ve bir iki cümle etmeden geçemedim…

Bakın ! Bir ülkenin aynaya bakma cesareti, aynanın ne gösterdiğinden daha önemlidir. Mesele rakamlar değil; rakamların arkasındaki zihniyet mimarisi. “Cehalet kader midir?” sorusu, aslında bir muhasebe defterinin kapağıdır: Açarsın, ya hesap verirsin ya da sayfayı kapatıp ışığı söndürürsün.

Araştırmada bir kıyaslama dikkatimi çekti…Almanya’da 70 bin sağlık evi, 8 bin kilise, Fransa’da 60 bin sağlık evi, 9 bin kilise varken; Türkiye’de 7 bin sağlık evi ve 95 bin cami olması… Bu da dünyadaki müslüman sayısının % 6’sının yaşadığı Türkiye'de, toplam cami sayısının % 65’inin bizim ülkede olduğu anlamına geliyor….

Peşin söyleyeyim; hiç kimse camiye ya da herhangi bir ibadethaneye karşı değilim. Ve cami sayısı ile hastane sayısını yarıştırma niyetim yok. Ama şu da bir gerçek ki; öncelikler, toplumların sessiz itiraflarıdır. Bir toplum nereye yatırım yapıyorsa, aslında oraya inanıyordur. Sağlığa mı, eğitime mi, yoksa sadece görünür olanın tesellisine mi?

Rakamlar doğru mu, değil mi ayrı bir tartışma konusu… Ama tartışmanın özü değişmiyor: Türkiye, uzun zamandır “insan yetiştirmek” ile “insanı idare etmek” arasındaki ince çizgide gidip geliyor. Birinde zahmet var, diğerinde kolaylık. Biz kolay olanı seviyoruz. Çünkü zahmet, hesap sorar.

Kütüphane ile kahvehane arasındaki fark, sadece mekân farkı değildir. Biri sessiz bir devrimdir; diğeri gürültülü bir teselli. Birinde insan kendini bulur, diğerinde ise kendinden kaçar. Şimdi dürüst olalım… Kaçmak, bu coğrafyada en yaygın ulaşım biçimi değil mi?

Kitap meselesine gelince… Bizde kitap, çoğu zaman bir eşya; bir fikir değil. Ne yazık ki kitaplar rafları süsler. Oysa gelişmişlik dediğimiz şey, asfaltın kalınlığıyla değil, düşüncenin derinliğiyle ölçülür. Beton dökerek medeniyet kurulmaz; fikir dökerek kurulur. Ve fikir; kitap okuyarak oluşur.

Araştırmada; yurdum insanının, “günde 5 saat televizyon izlerken, yılda sadece 6 saat kitap okuduğunu” ortaya koyuyor. Bu; sadece bir istatistik değil; bir trajikomedi. Kumandayı elinde tutan bir toplumun, kaderini başkasına bırakması kadar ironik ne olabilir? Demokrasi dediğimiz şey, aslında bir okuma yazma meselesidir. Ama sandıkta değil, zihinde…

Şimdi gelelim o meşhur soruya: Cehalet kader midir?

Hayır, değildir. Ama bir tercih olabilir. Ve en tehlikelisi de budur zaten… İnsan, seçtiği şeyin sonuçlarına katlanırken bile hâlâ seçmediğini sanır. Dolayısıyla mesele, bir toplumun hangi sorulara daha çok ihtiyaç duyduğudur. Sağlık mı, inanç mı? Bilgi mi, teselli mi? Bu bir “ya o ya bu” meselesi değil elbette. Ama denge dediğimiz şey, teraziyi tutan elde başlar. Ki gelişmişlik, kişi başına düşen gelirle değil; kişi başına düşen merakla ölçülür. Merak yoksa, ilerleme de yoktur. Soru sormayan toplumlar, cevap üretenleri ithal eder.

Son söz; bir ülkede insanlar kitap okumaya başlarsa bilgi artar ve korku azalır. Çünkü bilgi, insanı özgürleştirir. Özgürleşen insan ise kolay yönetilemez. İşte bütün mesele bu. Cehalet kader değildir. Ama cehaletle barışmak, kaderden daha ağır bir yüktür.