Bildirimlerin gölgesinde kaybolan hayatlar

Merhaba…

Bir anlığına avucunuzdaki o cam ve metal yığınının hiç var olmadığını hayal edin. Şarjı bitmiş ya da kapsama alanı dışında kalmış değil; hiç icat edilmemiş gibi… Korkutucu bir boşluk mu, yoksa derin bir nefes mi?

Otobüs duraklarına, vapur iskelelerine veya parklara bir bakın. Artık kimse aşağı bakmıyor. İnsanlar, uzun bir uykudan uyanmışçasına ilk kez birbirinin yüzünü, mimiklerini ve gözlerindeki o saklı ifadeleri fark ediyor. Göz dediğimiz mucizenin, sadece mavi ışık yayan bir ekrana kilitlenmek için yaratılmadığını hatırlıyoruz. Ne garip değil mi? İnsan yüzü denen o coğrafyayı keşfetmeyeli ne kadar uzun zaman oldu.

Sıkılma lüksünü kaybettik?

Eskiden hayatımızın doğal bir parçası olan “beklemek” diye bir eylem vardı. Durakta otobüs, randevuda arkadaş, fırında ekmek beklerdik. Şimdilerde beklemek, telefonun açılmasını beklemekle eşdeğer hale geldi. Boş kaldığımız ilk saniyede ekrana sarılıyoruz. Çünkü "sıkılmak"tan korkuyoruz.

Oysa sıkılmak, düşüncenin önsözüydü. Zihin, o boşluk anlarında kendi içine döner, hayaller kurar ve yeni fikirler üretirdi. Biz o önsözü yırttık attık; yerine sonsuz bir aşağı kaydırma histerisi koyduk. Sıkılma lüksümüzü feda ederken, yaratıcılığımızı da o dijital çukura düşürdük.

Wi-Fi çeken yalnızlıklar

Trajikomik bir paradoksun içindeyiz. Aynı masada oturup birbirimize mesaj atıyor, aynı çatının altında yaşayıp birbirimizin hayatını sosyal medya hikâyelerinden takip ediyoruz. Mesafeler kısalırken, gönül bağları seyreldi. Birine ulaşmak bu kadar kolayken, kimseye gerçekten temas edemiyoruz. Telefon elimizdeyken yalnız değiliz sanıyoruz ama gerçek şu ki; artık modern dünyada yalnızlığın bile Wi-Fi’si tam çekiyor.

Anılarımız ise artık zihnimize değil, bulut depolamalara emanet. Bir anı "yaşamak" yerine, önce "kaydetmeyi" seçiyoruz. "Sonra bakarım" diye çekilen binlerce fotoğraf arasında, o anın kokusunu ve ruhunu kaybediyoruz. An dediğimiz o ürkek misafir, biz lensi odaklayana kadar çoktan kapıdan çıkıp gitmiş oluyor.

Kapatınca açılan şey...

İtiraf edelim: Telefonu bu kadar çok sevmemizin sebebi sunduğu teknolojik imkânlar değil; bizi kendimizden çok iyi oyalıyor olması. O ekran, kendimizle aramıza çektiğimiz en şık ve en konforlu perde.

Kapatınca simsiyah kesilen o ekranda beliren yansımamızdan korkuyoruz. Çünkü biliyoruz ki; telefonu kapatınca açılan şey aslında "biziz". Ve modern insanın en büyük trajedisi, bildirimlerden kaçıp kendi sesine sığınacak cesaretinin kalmamasıdır.