Aidiyet, mahcubiyet, samimiyet

İnsan hayatı çoğu zaman büyük cümlelerle değil, küçük ama sağlam ilkelerle şekillenir. Kalabalıklar içinde kaybolanların, yönünü başkalarının rüzgârına göre değiştirenlerin çağında; insanı ayakta tutan şey karakterdir. Benim hayatta üç kelimeye sığan üç prensibim var: aidiyet, mahcubiyet ve samimiyet.

Önce aidiyet…
Bir yere, bir fikre, bir aileye, bir dostluğa ait hissedebilmek büyük bir nimettir. Çünkü aidiyet, insanı savrulmaktan korur. Bugün birçok insanın sorunu yalnızlık değil; hiçbir yere ait hissedememektir. Her ortama girip hiçbir yere kök salamamak, modern zamanların sessiz yorgunluğudur. Oysa ait olan insan bilir; nerede duracağını da, neyi savunacağını da.

Sonra mahcubiyet…
Mahcubiyet, zayıflık değil; edebin sessiz halidir. Hata yaptığında yüzü kızaran, kırdığında içi daralan, yanlışta ısrar etmeyen insan hâlâ insandır. Çünkü utanma duygusunu kaybeden, sınırlarını da kaybeder. Bugün birçok kişi yüksek sesle konuşmayı cesaret sanıyor. Oysa gerçek olgunluk, gerektiğinde susup kendine bakabilmektir. Mahcubiyet, insanın içindeki vicdanın aynasıdır.

Ve samimiyet…
Bu çağın en pahalı değeri budur. Her şeyin vitrinde olduğu bir zamanda, içtenlik neredeyse lüks oldu. İnsanlar görünmek için yaşıyor, olmak için değil. Cümleler güzel ama niyetler eksik. Gülüşler var ama sıcaklık yok. Samimiyet ise gösterilmez, hissedilir. Rol yapmaz, yormaz, hesap tutmaz. Az bulunur ama bulunduğu yere huzur bırakır.

Hayat bana şunu öğretti:
Aidiyetin yoksa savrulursun.
Mahcubiyetin yoksa sertleşirsin.
Samimiyetin yoksa yalnızlaşırsın.

İnsan bazen servetiyle değil, taşıdığı değerlerle zengin olur. Ve bazı kelimeler, koskoca bir ömrün özeti olabilir: Aidiyet, mahcubiyet, samimiyet