Adaletin gölgesinde gazeteci olmak !

Bugün gazetecilik yapmak, yalnızca haber yazmak değildir. Bugünkü gazetecilik; hukukun nasıl işlediğini değil, nasıl işletildiğini görerek konuşabilme ve yazabilme cesaretidir.

Hak, hukuk, yargı ve adalet… Kâğıt üzerinde yan yana durur bu kelimeler. Ama pratikte aralarına bazen kalın duvarlar örülür. İşte gazeteci tam da o duvarların önünde durur. Ama ne yıkmak için kürek taşır ne de görmezden gelmek için sırtını döner. Sadece bakar, görür, yazar ya da anlatır.

Bugünün Türkiye’sinde gazeteci, çoğu insan gibi suskun davranamaz, davranmamalıdır. Herkes susabilir ama gazeteci susamaz. Çünkü susarsa, toplum sağırlaşır. 50 yıllık bir gazeteci olarak söyleyeyim ki; elbette ki yazacağız, çizeceğiz ve anlatacağız…Ancak öfkemize yenik düşüp bağırmayacağız. Böylesi çok kolaydır zira… Zor olan ise sakin, belgeli, ısrarlı ve ısrarla hatırlatan bir dil kullanabilmektir.

Bir ülkede hak; çoğu zaman dile getirilmeden kayboluyorsa, hukuk; hatırlatılmadan aşındırılıyorsa, yargı; eleştirilmeden kutsallaştırılıyorsa ve adalet sessizlikte çürütülüyorsa, gazetecinin bütün bunları görmezden gelmesi mümkün değildi.

Ancak gazeteci; ne savcıdır ne hâkim. Ama hiçbir zaman seyirci de değildir. Görüş ve düşüncelerini ifade ederken “niyeti değil yöntemi” tartışmalıdır. “Ben haklıyım” cümlesi değil; “Bu uygulama hangi hukuk ilkesine dayanıyor?” sorusu gazetecinin anahtarı olmalıdır. İtham değil, sorgulama esastır. Kişilerden ziyade, sistemi ya da uygulamayı yazmalıdır. Bu bağlamda gazetecinin en güçlü silahı kayıt tutmaktır. Bir kararın tarihini yazmak, bir uygulamanın tekrarlandığını göstermek, bir çelişkiyi arşivden çıkarıp toplumun önüne koymak, gazetecinin şiarı olmalıdır.

Çünkü iktidarlar değişir, söylemler dönüşür ama yazılmış gerçekler asla ! Elbette riski vardır. Ki gazetecilik zaten riskin kendisidir. Ama oto sansürün kurbanı olmamalıdır. Zira oto sansür ile kurulan güvenlik, uzun vadede mesleği korumaz; sadece onu tanınmaz hale getirir. Gazeteci, haberinde ya da yorumunda; evrensel hukuk ilkelerini, masumiyet karinesini, adil yargılanma hakkını ve ifade özgürlüğünü… Bunlar “ideoloji” değildir…Bunlar “taraf” değildir…Bunlar gazeteciliğin zeminidir.

Gazeteci bu zeminde konuştuğunda yalnız kalabilir. Ama tarih gösteriyor ki gazetecilik hiçbir zaman kalabalık bir meslek olmamıştır. Son sözüm şudur; bugün gazeteci, adaletin yerini tutamaz. Ama “adaletin yerini kaybettiği anları” kayda geçirir. Ve bu kayıtlar, gün gelir toplum için hayati değer kazanır. Ve yarın biri çıkıp “Biz bilmiyorduk” dediğinde, gazetecinin yazdıkları sessiz ama net bir cevap olur; “Biliyordunuz. Yazıldı.”