Her yeni yıl, takvim yapraklarının değişmesinden ibaret değildir; aynı zamanda yeni hikâyelere, yeni seslere ve yeni bakış açılarına açılan bir kapıdır. Okur içinse yeni yıl, çoğu zaman “henüz okunmamış kitaplar” demektir. Raflarda yerini alan taze kapaklar, yayınevlerinin umutla sunduğu metinler ve yazarların uzun bir sessizliğin ardından okurla kurduğu yeni temaslar… Yeni yıl, edebiyat dünyasında bir yenilenme vaadi taşır.

Yeni çıkan kitaplar, yalnızca edebi üretimin devam ettiğini göstermez; aynı zamanda çağın ruhunu da kayda geçirir. Her yılın kitapları, o yılın kaygılarını, umutlarını, kırılmalarını ve itirazlarını içinde taşır. Toplumsal değişimler, bireysel yalnızlıklar, teknolojinin hayatımıza sızma biçimleri ya da geçmişle hesaplaşma isteği; hepsi yeni kitapların satır aralarında kendine yer bulur. Bu nedenle yeni yılın kitapları, yalnızca bugünü değil, geleceğin hafızasını da inşa eder.

Yılın getirdiği “yenilik” duygusu, okur alışkanlıklarını da etkiler. Okur, bu dönemde çoğu zaman bildiği sulardan çıkmaya daha isteklidir. Daha önce adını duymadığı bir yazara şans vermek, alışık olmadığı bir türe yönelmek ya da uzun süredir ertelediği bir klasiğe başlamak… Yeni yıl, okuma cesaretini de tazeler. Kitaplar, bu cesaret sayesinde yalnızca okunmaz; deneyimlenir.

Öte yandan yeni kitaplar, yazarlar için de bir yüzleşme alanıdır. Her yeni kitap, yazarın kendisiyle, önceki metinleriyle ve okur beklentisiyle kurduğu yeni bir ilişkiyi temsil eder. Aynı temayı başka bir dille anlatmak, susulan bir meseleyi nihayet kaleme almak ya da biçimsel bir risk almak… Yeni yıl kitapları, çoğu zaman bu arayışların ürünüdür. Okur, metnin satır aralarında bu arayışı sezdiğinde, kitapla kurduğu bağ daha derin hâle gelir.

Yeni yılın kitapları aynı zamanda bir umut meselesidir. Zor zamanlardan geçen bir dünyada, edebiyat hâlâ sözünü söylüyorsa, anlatacak hikâyeler bitmemiş demektir. Yeni çıkan her kitap, “anlatmaya değer bir şey var” iddiasını taşır. Bu iddia, bazen yüksek sesle, bazen fısıltıyla dile gelir ama varlığıyla bile okuru ayakta tutar.

Rastlantı

Şener Aksu

Rastlantı

“Unutun her şeyi!” diye haykıran bir sesle açılan Raslantı, daha ilk anda bir çelişkiyi okurun önüne bırakır: İnsan gerçekten unutabilir mi? Yoksa unutma çağrısı, hatırlamanın ağırlığına artık katlanamayanların son savunması mıdır? Şener Aksu’nun Raslantı adlı kitabı, bu soruyu yalnızca felsefi bir düzlemde değil; tarihsel, toplumsal ve insani katmanlarıyla birlikte ele alan sarsıcı bir anlatı kurar. Kitap boyunca “raslantı” kavramı, gündelik anlamının çok ötesine taşınır. Aksu’da raslantı, tesadüf değildir; tam tersine, insanın kontrol edemediği ama sonuçlarını taşımak zorunda kaldığı tarihsel bir zincirin adıdır. Öldürmeler, sömürüler, kahramanlıklar, kölelikler… Hepsi sanki rastgele yaşanmış gibi anlatılır ama okur kısa sürede fark eder: Bu rastlantılar, aslında sistematik bir hafızasızlığın ürünüdür. Unutmak, burada masum bir eylem değil; suç ortaklığına dönüşen bir tercihtir. “Ey Ki’nin öz evlatları!” hitabı, metne neredeyse mitolojik bir ton kazandırır. Bu ses, ne tamamen geçmişten gelir ne de bugüne aittir. Zamanlar arası bir yankı gibidir; insanlığın kendine seslenişi. Aksu, bu ses aracılığıyla bireyi aşan bir sorumluluk alanı açar. Okur, anlatılanların yalnızca “onların” hikâyesi olmadığını, doğrudan kendisine de dokunduğunu hisseder. Çünkü kitap, tarihi bir arka plan olarak değil, hâlâ kapanmamış bir yara olarak ele alır. Dil, Raslantı’da belirleyici bir rol üstlenir. Serttir ama nutuk atmaz; şiirseldir ama bulanıklaşmaz. Yazar, “tamam” sözcüğünü art arda kullanarak bir yorgunluk duygusu yaratır. Bu tekrar, okurda bir kabullenme hissi değil, tam tersine bir bıkkınlık ve itiraz isteği uyandırır. Sanki anlatıcı da artık bu döngüden yorulmuştur ve unutmayı değil, bu yorgunluğu ifşa etmeyi seçer. Alınan ve verilen toprak, yalnızca coğrafyayı değil; bedelleri, kayıpları ve adaletsizliği temsil eder. Aksu, bu simgeler aracılığıyla okuru rahatsız eder, çünkü metin boyunca hiçbir kazanım gerçekten “tamam”lanmaz. Her şey eksik, yarım ve sorunlu kalır. Aksu, dörtleme olarak okurla buluşuyor

Boşluk

Esra Odman İyier

Bosluk-1

Esra Odman İyier, çağdaş öykücülüğümüzde “cesaret” kelimesini yalnızca bir tavır olarak değil, bir yazı ahlakı olarak konumlandıran yazarlardan biri. Boşluk, bu ahlakın en berrak göründüğü metinlerden oluşuyor. Kitap, adının çağrıştırdığı sessizlik ya da yoklukla yetinmeyip, tam tersine, bastırılmış olanın, konuşulamayanın ve görmezden gelinenin sesini yükseltiyor. İyier, boşluğu bir kaçış alanı değil; acının, hafızanın ve yüzleşmenin en çıplak hâli olarak kuruyor. Bu kitapta “boşluk”, yalnızca bireysel bir eksilme duygusunu karşılamaz. Toplumsal bellekte açılmış gedikler, kişisel travmalarla iç içe geçer. Okur, bir öyküden diğerine geçerken fark eder ki boşluk, bazen bir evin içinde dolaşan suskunluktur, bazen bir bedenin taşıdığı ama dile getiremediği hatıra, bazen de kuşaktan kuşağa aktarılan bir utançtır. İyier’in cesareti tam da burada belirginleşir: Yaraların kabuk bağlamasına izin vermez; onları edebi bir estetikle, ama yumuşatmadan açar. Boşluk’un en güçlü yanlarından biri, anlatının merkezine yerleştirilen insan ilişkileridir. Kadın–erkek ilişkileri, romantize edilmeden, ama didaktik bir yargıya da sapmadan ele alınır. İyier, ilişkilerin içindeki iktidar oyunlarını, sessiz şiddeti, alışkanlıkla normalleştirilen kırılmaları görünür kılar. Bunu yaparken okuru röntgenci bir konuma itmez; aksine, okuru da bu ilişkilerin ahlaki ve duygusal sorumluluğuna ortak eder. Öyküler, “kim haklı?” sorusundan çok “kim susuyor, kim susmak zorunda kalıyor?” sorusunu sordurur. Kitapta dikkat çeken bir başka unsur, zamanla kurulan ilişkidir. Geçmiş, Boşluk’ta kapatılmış bir defter değildir. Sürekli bugüne sızar, karakterlerin kararlarını, korkularını ve suskunluklarını belirler. İyier, “unutmak” fiilinin çoğu zaman bir iyileşme değil, ertelenmiş bir yüzleşme olduğunu hatırlatır. Bu nedenle öyküler, okuru rahatlatan bir kapanıştan ziyade, rahatsız edici ama gerekli bir açıklıkla sonlanır.

Küpelerini Tak Anne

Umut Kaygısız

Kupelerini Tak Anne

Umut Kaygısız, Küpelerini Tak Anne adlı ilk romanında, bireysel acıların toplumsal yapılarla nasıl iç içe geçtiğini çarpıcı bir anlatımla ortaya koyar. Aile içi şiddet, ataerkil düzen, kasaba baskısı ve ahlaki çürüme gibi ağır temalar; grotesk mizahın dönüştürücü gücüyle harmanlanır. Bu yönüyle roman, okuru hem sarsar hem de düşündürür. Romanın merkezinde, görünürde “normal” kabul edilen ama derinlerinde büyük yaralar barındıran bir aile yapısı yer alır. Kaygısız, aile içi şiddeti yalnızca fiziksel bir eylem olarak değil; suskunluk, kabullenme ve bastırma üzerinden de ele alır. Ataerkil düzenin dayattığı roller, özellikle kadın karakterler üzerinde ağır bir baskı yaratır. Bu baskı, bireysel trajedilerin süreklilik kazanmasına neden olurken, toplumun sessizliği de şiddetin görünmez ortağı hâline gelir. Romanın geçtiği kasaba, yalnızca bir mekân değil; başlı başına bir zihniyetin temsilidir. Dedikodu, yargılama ve dışlama, kasaba yaşamının sıradan unsurları olarak sunulur. Kaygısız, bu küçük yerleşim alanında büyük ahlaki çöküşleri gözler önüne serer. Toplum, yanlışları sorgulamak yerine örtmeyi tercih eder; böylece çürüme giderek derinleşir. Küpelerini Tak Anne’i benzer temaları işleyen eserlerden ayıran en önemli özelliklerden biri, yazarın grotesk mizahı bilinçli bir anlatım aracı olarak kullanmasıdır. Acı verici olaylar, zaman zaman absürt ve rahatsız edici bir gülme hissiyle aktarılır. Bu mizah, okuru rahatlatmak için değil; tam tersine, yaşananların dehşetini daha görünür kılmak için vardır. Gülme ile irkilme arasındaki bu ince çizgi, romanın etkisini artırır. Romanda sıkça hissedilen “arınma” düşüncesi, sembolik bir sorgulamaya dönüşür. Su, geleneksel olarak temizlik ve yenilenme anlamı taşırken; romanda bu anlam ters yüz edilir. Kaygısız, bazı kirlerin yalnızca dıştan yıkanarak yok edilemeyeceğini, asıl kirlenmenin zihinde ve düzende olduğunu ima eder. Bu bağlamda roman, bireysel suçluluk kadar toplumsal sorumluluğu da tartışmaya açar.

Kırkyama

Meryem Gülbudak

Kırkyama-1

Meryem Gülbudak’ın Kırkyama adlı eseri, bireysel hayatların iç içe geçmiş zamanlarını bir araya getirerek toplumsal belleği görünür kılan güçlü bir anlatı sunar. Kitap, adını Anadolu kültüründe farklı kumaş parçalarının birleştirilmesiyle oluşan “kırkyama”dan alır ve bu isim, eserin anlatım tekniğini ve düşünsel zeminini simgeler. Farklı zamanlar, farklı kadınlar ve farklı acılar; tek bir bütünün parçaları hâline getirilir.

Eserde dikkat çeken en önemli unsurlardan biri, doğrusal olmayan zaman anlayışıdır. Seksen yıl öncesinden beş yüz yıl öncesine, birkaç ay önceden yakın geçmişe uzanan anlatı; zamanın insan acıları karşısında değişmeyen yüzünü ortaya koyar. Yazar, farklı dönemlerde yaşanan olayları yan yana getirerek okura şu düşünceyi sezdirir: Değişen yıllar olsa da kadınların yaşadığı acılar, mücadeleler ve umutlar büyük ölçüde benzerdir.

Kırkyama, bireysel hikâyeler üzerinden kolektif bir kadın hafızası kurar. Eserde yer alan kadın figürleri; kimi zaman doğayla, kimi zaman erkek şiddetiyle, kimi zaman da toplumsal adaletsizliklerle karşı karşıya kalır. Yırca’daki zeytin ağaçları, yalnızca doğa tahribatını değil; aynı zamanda yaşamın, emeğin ve direnişin sembolünü temsil eder. Bu bağlamda eser, kadınların yaşadıklarını yalnızca kişisel trajediler olarak değil, toplumsal sorunlar olarak ele alır.

Yazar, insan hikâyelerini doğa unsurlarıyla iç içe anlatır. Ağaçlar, yağmur, rüzgâr ve toprak; anlatının sessiz tanıklarıdır. Bu doğa imgeleri, kadınların yaşadıklarıyla empati kuran canlı varlıklar gibi sunulur. Böylece insan ile doğa arasında güçlü bir duygusal bağ kurulur ve okur, yaşananların yalnızca bireyi değil, bütün bir yaşam alanını etkilediğini hisseder.

Kırkyama, farklı zamanlara ve hayatlara ait parçaları bir araya getirerek kadınların ortak hikâyesini anlatan güçlü bir eserdir. Meryem Gülbudak, bireysel acıları toplumsal bir belleğe dönüştürürken okuru hem geçmişle yüzleştirir hem de bugünü sorgulamaya davet eder. Eser, kadın, doğa ve zaman arasındaki ilişkiyi etkileyici bir edebi bütünlükle sunması bakımından çağdaş edebiyatta önemli bir yere sahiptir.

Aralık ayı doğum yardımı ödemeleri hesaplara yatırıldı
Aralık ayı doğum yardımı ödemeleri hesaplara yatırıldı
İçeriği Görüntüle

Yeni Çıkan

Karanlığı Seversin

Stephen King

Karanlıgi Seversin

Karanlığın edebiyattaki en tanıdık sesi Stephen King, bu yeni öykü derlemesiyle okuruna gözünü kırpmadan şunu söylüyor: Daha karanlık mı istiyorsunuz? Üstelik bu karanlık yalnızca korkudan ibaret değil; insan ruhunun çatlaklarına, kaderin acımasız oyunlarına ve tesellinin en beklenmedik anlarda nasıl ortaya çıkabildiğine uzanıyor.

King, on iki öyküden oluşan bu kitapta fanilik, şans ve gerçeklik kavramlarını ustalıkla eğip büküyor. Onun alametifarikası olan sürpriz duygusu yine başrolde: Okur her an bildiğini sandığı zeminin altından çekilebileceğini hissediyor. Ancak bu öykülerde korku kadar merhamet, dehşet kadar insan sıcaklığı da var. King’in yıllardır benzersiz kılan gücü tam da burada yatıyor.

Derlemedeki öykülerden “İki Yetenekli Serseri”, olağanüstü yeteneklerin arkasına gizlenmiş sırları açığa çıkarırken, masum görünen şeylerin nasıl karanlık bir geçmişe sahip olabileceğini hatırlatıyor. “Danny Coughlin’in Kötü Rüyası”, sıradan bir rüyanın zincirleme bir felakete dönüşmesini konu alıyor; tek bir gecelik kâbusun onlarca hayatı nasıl altüst edebileceğini çarpıcı biçimde gösteriyor. Bu derlemedeki her öykü, tek başına ayakta durabilen; heyecan, gizem ve zaman zaman kara mizahla örülü küçük evrenler sunuyor. Stephen King bir kez daha kanıtlıyor ki, karanlık yalnızca korkutmak için değil, insanı anlamak için de güçlü bir araç. Okur, kitabın son sayfasını kapattığında hem ürpermiş hem de tuhaf bir şekilde teselli bulmuş olarak kalıyor. Çünkü King’in karanlığında, her zaman bir insan izi var.

Biraz da Gülelim

Fıkra Gulen Insanlar

İsmayil çok yoğun bir işgünü sonunda eve gitmek için hazırlanırken şeytan çıkagelir..

Güzel sekreterini çağırır...

- Bu akşam birlikte yemek yiyelim mi Nilgün hanım..

Zilli sekreter işveli işveli bakar..

- Olur tabi İsmayil bey.. Siz istedikten sonra...

Çıkarlar... Giderler Boğaza...

Yemek sırasında İsmayil yeni bir teklif getirir...

- Burdan sonra bir gece kulübüne gidip dans eder miyiz...

- Neden olmasın İsmayil bey... Siz istedikten sonra...

Gece kulübü ve dans faslından sonra tabii beklenen şarkı... Sekreterin evi ziyaret edilir...

Bir iki saat de orada gereken çalışmalar yapıldıktan sonra İsmayil'ciğim gece geç vakit eve gider...

Yalnız daha önce, cebine koyduğu tebeşirle giysilerinin ötesine berisine tebeşir lekeleri yapar...

Eve girer girmez Sebahat yengem karayel gibi dikilir karşısına..

- Neriyeyidun bu saata kadar...

İsmayil gayet sakin...

- Sekreterumlan yemeğe gittuk... Ordan gece kulübüne, ordan da evine gittuk... Şindi ordan geliyirum...

Sebahat yengem ellerini beline koyar...

- He, dedun da ben da inandum he..

Senun karşina aptal mi var.. Gene o serseri arkadaşlarunlan bilardoya gittuğuni anlamadum mi zannedeyisun...

Tuğçe Yerdelen ile Kitap Saati